
Küçük Kara Balık

Samad Behrengi
Cemrenin
suya düştüğü geceydi.
Denizin
dibinde, Nine Balık, on iki bin yavru ve torunlarını başına toplamış masal
anlatıyordu:

Evvel
zaman içinde, küçük bir kara balık vardı.
Annesiyle
birlikte bir derede yaşardı.
Dere,
dağın kaya yarıklarından fışkıran sularla kıvrıntılı yatağında süzülür giderdi.
Küçük
Kara Balıkla anasının yuvaları tavanı yosunla kaplı kara bir kayanın
oyuğundaydı.
Küçük
Kara Balık, ay ışığının yuvalarına hiç mi hiç yansımadığına üzülür, aydınlığın
özlemini çekerdi.
Ana
ve yavru sabahtan akşama dek ya birbirini kovalar ya da öbür balıklara katılır,
avuç içi kadar bir yerde dolanır dururlardı.
Anasının
bir tanesiydi Küçük Kara Balık.
Olmaz
mı hiç? Anasının yumurtladığı on bin tohumdan bir tek o sağ kalmış, balık olup
ortaya çıkmıştı.

Bir
süreden beri, bir durgunluk çöktü Küçük Kara Balığın üstüne.
Derin
derin düsünmeye başladı.
Ağzını
bıçak açmaz oldu.
Anasının
ardından, ağır aksak ve de isteksiz sürüklenir, kimi zaman da onun izini
yitirirdi.
Geçici
bir keyifsizliğe yordu anası, düzelirdi elbet.
Oysa
sıkıntının nedeni başkaydı Kara Balığın.
Nitekim
bir Sabah, daha güneş doğmadan, anasını uyandırdı:

“Ana,”
dedi. “Sana söyleyeceklerim var.”
Ana uyku sersemi “Yavrucuğum,” dedi. “Sırası
değil şimdi, sonra söylersin. Uyanmışken çık dolaşalım.”
“Hayır
ana. Artık başıboş dolaşmayacağım. Gitmeliyim buradan.”
“Gitmeli
misin?”
“Evet
ana, gitmeliyim!”
“Sabahın
köründe nereye gideceksin ki?”
“Gidip
derenin sonunu arayacağım. Düşünebiliyor musun ana? Aylardan beri, derenin
sonunda ne olabileceğini düşünüp duruyorum. Ama bir türlü bu sorunu
çözemiyorum. Bu gece sabaha dek yine gözlerime uyku girmedi. Hep düşündüm
durdum. Sonunda kararımı verdim. Gidip bulacağım derenin sonunu.”
Güldü
anası “Ben de küçükken düşünmüştüm bunu. Ama yavrucuğum, derenin başı sonu yok
ki, tümü bu ğördüğümüzdür. Akar, akar ama hiçbir yere ulaşamaz.”
“Akıp
da hiçbir yere ulaşmak olası mı? Yani sence bir sonu yok mu derenin? Oysa her
şeyin bir sonu var. Gecenin gündüzün olduğu gibi. Haftanın, ayın, yılın …”
Anası
kesti sözünü “Bırak şimdi boyundan büyük sözler etmeyi. Kalk çıkalım dışarı.
Gevezeliğin sırası değil şimdi.”
“Hayir
ana. Bıktım ben bu dolaşmalardan. Çıkıp gitmek, başka yerlerde ne olup bittiğini
görmek istiyorum. Sakın ‘Küçük Kara Balığın aklını çeldiler’ deme ana. İnan
bana. Uzun bir süredir düşünüyorum bunları. Tabii ki her anlatıdan hisseler
kapmışım. Hele boşuna ömür tükettiklerinden yakının ihtiyar balıklar var ya,
beni çok düşündürmüstür. Yaşam sadece bir avuç suyun ardısıra dolaşarak zaman
doldurmak mı gerçekten? Öğrenmek istiyorum. Yoksa başka türlü bir yaşam türü de
mi var şu dünyada?”
Sözü
bitince, anası “Yavrucuğum, aklını mı kaçırdın sen?” dedi “Dünya, dünya diye
tutturmuşsun. Nedir dünya dediğin? Bulunduğumuz çevredir dünya. Sürdüğümüz
düzendir yaşam.”
Bu
sırada irice bir balık yaklastı yuvalarına, söze karıştı, “Komşu,” dedi. “Nedir
bu çene yarıştırmanız? Korkarım bugün dolaşmak için geç kalacaksınız?”
Ana
balık komşusunun sesine oyuktan çıktı “Zamane çocuğu işte …” dedi. “Anasına
ders vermeye kalkışıyor.”
“Ne
diyor ki?”
“Boyuna
bosuna bakmadan, çekip gitmek istiyor. Gidip dünyada olup biteni öğrenecekmiş!
Büyük büyük konuşuyor, işteç.”
“Ah
sevsinler küçüğü. Bilge olmuş da haberimiz yok.”
Küçük
Kara Balık “Efendim, bilge dediğinizin ne olduğunu bilmiyorum. Şu amaçsiz dönüp
dolaşmalardan usandım artık. Ben yokum bu işte. Kandıramam kendimi. Günün
birinde yaşlanınca, cahil bir bunak gibi köşeme sinmek, boşuna tükettiğim
günler için yakınmak istemiyorum.”
Komşu
kızdı, “Daha neler!” dedi.
Anası,
“Biricik yavrumun böylesine yoldan çıkacağını düşünemezdim. Kimbilir kim baştan
çıkardı” dedi.
“Kimsenin
beni baştan çikardığı yok. Her şeye aklım eriyor. İyiyi kötüyü ayırt ediyorum.”
Komşu
balık, ana balığa döndü, “Bacim, evini sırtında taşıyan salgangoz olmasın
sakın?”
“Ya ...
Haklısın kuşkulanmakta. Hep yavrumun çevresinde dolanıyordu. O çelmiştir
aklını, kahrolasıca!”
Küçük
Kara Balık, “Sus ana,” dedi. “O benim arkadaşımdı.”
Anası,
“Balıkla salyangozun arkadaşlığı mı olurmuş? Hiç duymadıktı.”
“Balıkla
salyangozun düsmanlığını da hiç duymamıştık ama siz ona düşman kesildiniz.
Zavallıyı yok yere öldürdünüz.”
Komşu
balık, “Bu eski bir öyküdür,” dedi.
“İyi
ama siz deştiniz bu eski öyküyü.”
Anası,
“Ölümü hak etmişti o,” dedi. “Unuttun mı olur olmaz yerde, ileri geri
konuşmalarını?”
“Öyleyse
beni de öldürün. Çünkü ben de öyle konuşuyorum artık.”
Sözü
uzatmayalım. Onların tartışmaları öteki balıkları da oracığa topladı.

Görünüşe
bakılırsa çok kızmışlardı Küçük Kara Balığa.
Yaşlılardan
bir balık, “Çizmeyi aşıyorsun. Sonra karışmam ha ... Sana da acımayız!” dedi.
Bir
başkası, “Küçük bey biraz okşanmak ister. Evet, anlarsınız ya ...” dedi.
Ana
balık, “Çekilin! Dokunmayın yavruma,” diye haykırdı.

Bir başka balık, “Hanımefendi,” dedi. “Çocuğu
iyi eğitmemenin sonu budur işte!”
Komşu
balık, “Bu durum karşısında, inan ki komşun olduğumdan utanç duyuyorum.”
Başka
birisi de şu öneride bulundu, “Hadi, iş işten geçmeden bitirelim işini. İhtiyar
salyangozun yanına gönderelim onu.”
Balıklar
Küçük Kara Balığı yakalamaya davrandılar.
Bir
kargaşadır koptu.
Ama
arkadaşları daha çevikti, kurtarıp ortalıktan kaçırdılar onu.

Ana
balık ah vah edip dövünüyor ağlıyordu, “Yavrum elden gidiyor, yetişin a dostlar
...”
Küçük
Kara Balık anasının telaşını görünce, “Anacığım, benim için değil, bu koca bunakların
haline ağla,” dedi.
Uzaktan
biri, “Ağzını topla. Bızdık,” diye bağırdı.
İkincisi,
“Tövbeler olsun,” dedi. “Seni asla aramıza almayacağız.”
Üçüncüsü,
“Bunlar gençik hevesleridir, gel gitme, vazgeç bu sevdadan ...”
Dördüncüsü,
“Buranın neyi eksik yani?”
Beşincisi, “Bundan başka bir dünya yok. Dünya burasıdır işte. Dön!”
Altıncısı,
“Uslanıp dönersen, o zaman gerçekten aydınlandığına inanacağız.”
Yedincisi,
“Seni özleyeceğiz yahu,” diyordu.
Anası
da: “Acı bana, gitme, gitme ...”
Küçük
Kara Balığın artık onlara söyleyecek bir sözü yoktu.
Hızla
ayrıldı oradan.
Yaşıtı
bir kaç arkadaşı onu çağlayana kadar uğurladılar.

Küçük
Kara Balık onlardan ayrılırken, “Dostlarım,” dedi. “Yine görüşürüz umarım. Beni
unutmayın.”
Dostarı
ona, “Seni nasıl unuturuz,” dediler. “Sen bizi aymazlık uykusundan uyandırdın.
Bize öyle şeyler öğrettin ki, daha önce hiç düşünmemiştik. Yine görüşmek
umuduyla. Akıllı, yürekli dost.”
Küçük
Kara Balık çağlayanın sularına kaptırdı kendini ve düştü.
Durgun
bir gölcüğe ulaştı.

Önce
bocaladı biraz, sonra toparlandı ve çevresini dolaştı.
O
güne dek bu kadar suyu bir arada görmemişti.
Binlerce
iribaş, yani kurbağa yavrusu suda kaynaşıyordu.

Küçük
Kara Balığı görünce nedense alaya aldılar onu, “Şuna bak, ne de kılıksız bir
yaratık.”
Balık
bir güzel süzdü onları, sonra, “Ne var alay edecek?” dedi. “Adım, Küçük Kara
Balık. Dünyayı gezmeye çıktım. Siz de adınızı söyleyin tanışalım.”
İribaşlardan
biri, “Biz birbirimize İribaş deriz,” dedi.
Öbürü,
“Soylu sopluyuz biz.”
Başkası,
“Bizden güzelini analar doğurmamış.”
Bir
başkası, “Senin gibi çirkin ve kılıksız değiliz yani.”
Küçük
Kara Balık, “Kendinizi bu kadar beğenmenize şaştım doğrusu,” dedi. “Neyse
hoşgörüyorum. Görgüsüzlüğünüzden olacak.”
İribaşlar
bir ağızdan, “Biz görgüsüz müyüz yani?”
Küçük
Kara Balık, “Görgüsüz olmasaydınız, herkesin kendisine özgü beğenilen bir yanı
olduğunu bilirdiniz,” dedi. “Hem sonra siz nenize güveniyorsunuz? Adınız bile
uyduruk.”
Bu
sözler onları çileden çıkarmadı denemez ama pek renk vermediler.
Hemen
sözü değiştirdiler, “Atıyorsun ha. Dünyayı gezmeye çıktın ha! Boşuna gayret.
Biz sabah akşam tüm dünyayı gezeriz. Kendimiz ve ana babamız dışında kimseye
rastlamayız. Kurtçukları saymazsak elbet.”
“Şu
birikintiden dışarıya adım atmadan dünyayi gezmekten nasıl söz edersiniz?”
“Birikintinin
dışında başka dünya mı var?”
“Hiç
olmazsa buradaki suyun nereden geldiğini bir düşünün. Ayrıca suyun dışında
olanları da.”
“Suyun
dışı da ne ki? Biz dışarıyı düşünemeyiz. Keh, keh, keh ... Sen aklını
kaçırmışsın.”
Küçük
Kara Balık da gülümsedi umursamadan. Çekip gidecekken bir de analarıyla
görüşmek istedi, “Ananız nerede?” diye sordu.
Birden
bir kurbağanın cırlak sesiyle irkildi.
Kurbağa
birikintinin kıyısındaki taşa tünemişti.

Suya
atılınca balığa yaklaştı ve, “Buradayım,” dedi. “Ne olacak?”
Küçük
Kara Balık selamladı onu.
Kurbağa
şöyle dedi, “Çok bilmişlik taslama bana soysuz yaratık. Çocukları karşına almış
kocaman kocaman laflar ediyorsun. Bu yaşımdan sonra bana mı öğreteceksin? Dünya
demek işte şu birikinti demektir. Hadi bas git, yavrularımı ayartma.”
Küçük
Balık, “Böylesi bir yaşamı yüz kez de yaşasan, yine de bilgisiz ve yoksun bir kurbağa
olarak kalacaksın,” dedi.
Kızdı
kurbağa, Küçük Kara Balığın üzerine sıçradı.
Balık
kaçtı hemen, dipteki balçığa ok gibi daldı ve suyu bulandırdı.
Ortalık
durulunca da ayrıldı oradan.
Dere,
yatağında kıvrıla kıvrıla ilerlemekteydi.
Sular
çoğalmıştı.
Kuşbakışı,
büküntülü beyaz bir sicime benziyordu dere.
Bir
yerde büyük bir kaya parçası doruktan ayrılıp dereye yuvarlanmış ve ikiye
bölmüştü onu.
Kayanin
üstünde, karnını taşa dayayıp güneşlenen el iriliğindeki bir kertenkele,
gözlerini su dibinde kuma oturan yengece dikmişti.
Yengeçse
yakaladığı bir kurbağayı yemekteydi.

Küçük
Kara Balık yengeci görünce korktu, duraladı.
Uzaktan
uzağa selamladı yan yan bakan yengeci.
“Ne
de nazık bir balık. Ne arıyorsun burada? Gel küçük, gel yanıma...” dedi yengeç.
“Gezmeye
çıktım. Dünyayı gezmeye. Avınız olmaya hiç niyetim yok.”
“Amma
da kuşkulu ve ödleksin.”
“Hiç
de boş yere kuşkulanmıyorum, üstelik ödlek mödlek de değilim! Gördüklerime
inanır, aklıma yatanı yaparım.”
Yengeç
alaylı alaylı güldü, “Peki öyleyse, söyle bakalım, burada şimdi ne gördün ki
avlanacağımdan kuşkulandın?”
“Her şey ortada değil mi?”
“Ha, şu kurbağa kuşkulandırdı seni. Yok canım çocuk gibi
konuşma. Ben kurbağaları sevmem de o yüzden avlarım onları. Kurbağalar
kendilerini dünyanın en gözde yaratığı sanırlar. Ben de boylarının ölçüsünü
alıyorum, o kadar. Sen korkma küçük gel. Gel yanıma.”
Yengeç
bunları söylerken, yampiri yampiri küçük balığa doğru yaklaşıyordu.

O
gülünç haline dayanamadı balık, patlattı kahkahayı ve, “Çarpık sen de,” dedi.
“Doğru dürüst yürümesini bile beceremiyorsun, bir de kalkmış onun bunun
boynunun ölçüsünü almaktan söz ediyorsun!”
Küçük
Kara Balık oradan da uzaklaştı.
Ansızın
suya düşen bir taş yengecin tepesine indi ve onu kunlara gömdü.
Bu
arada kertenkele yengecin haline katıla katıla gülüyordu, ama birden onun da
ayağı kaydı, dengesini yitirdi, az kalsın suya düşüyordu.
Küçük
Balık su kıyısında, ona ve yengece bakan bir de çoban çocuk gördü.
Keçi
ve koyunlardan oluşan bir sürü suya yaklaştılar, ağızlarını suya soktular.
Meleme
sesleri ortalığı sardı.
Küçük
Kara Balık sürünün su içip gitmesini bekledi.
Sonra
kertenkeleye seslendi, “Kertenkeleciğim ben küçük bir balığım. Derenin sonunu
bulmaya gidiyorum. Akıllı ve bilgili biri olduğunu sanıyorum. Sana soracaklarim
var.”
“Sor
bakalım,” dedi kertenkele.
“Yola
çıkarken çok korkuttular beni. Yolumun üzerindeki kaşıkçıkuşu, testerebalığı ve
karabatak birer tehlikeymiş. Bana bunları anlatır, mısın?”
“Testerebalığı
ve karabatak bu çevrede pek bulunmaz. Özellikle testerebalığı denizde yaşar.
Kaşıkçıkuşna gelice, o şu aşağılarda bulunabilir. Aman dikkatli ol. Torbasına
düşme.”

“Ne
torbası?”
“Kaşıkçıkuşunun
gagasının altında genişçe bir torba var, suda yüzerken balıklar farkında
olmadan torbasına girerler. Ondan sonra da yutulurlar elbet.”
“Torbaya
düşenin bir kurtuluş yolu yok mu?”
“Yok, torbayı yırtmaktan başka yol yok. Sana bir hançer vereyim.
Kaşıkçıkuşunun torbasına düşersen torbayi bununla yırtarsın.”
Derken
kertenkele taş yarıklarına daldı, az sonra döndü, yanında minnacık bir hançer
getirmişti.

Küçük
Kara Balık hançeri aldı, “Kertenkeleciğim, çok iyisin sen. Sana ne kadar
teşekkür etsem azdır.”
“Teşekküre
değmez. Bunlardan bende çok var. Boş zamanlarımda dikenlerden hançer yapar ve
senin gibi bilinçli balıklara veririm.”
“Demek
benden önce de buradan geçen balıklar oldu öyle mi?”
“Çok
geçtiler. Şimdi onlar büyük topluluklar oluşturmuşlar ve balıkçıyı çileden
çıkarıyorlar.”
“Hoşgör,
söz sözü açıyor. Gevezeliğime verme. Anlat bakalım balıkçıyı nasıl çileden
çıkarırlar?”
“Birlik
olmuşlar ya. Balıkçı ağını atar atmaz ağa giriyor, çekip götürüyorlar denizin
dibine.”
Bunları
söyleyen kertenkele bir ara taşın yarığına kulak verdi ve, “Yavrularım uyandı.
İzninle gitmem gerek. Yolun açik olsun,” dedi ve yarığa daldı.
Kertenkele
ayrılınca, balık da yoluna koyuldu.
İşkilliydi, art arda sorular soruyordu kendi kendine, “Acaba
dere denize mi açılıyor? Kaşıkçıkuşunun oyununa gelir miyim ki? Şu
testerebalığına bak, nasıl da kendi türünden yaratıklara kıyar? Ya şu
karabatakların bizle ne alıp veremediği var, anlamıyorum.”
Yüze
yüze düşünüyordu bunları.
Geçtiği
her karış yol ona yeni şeyler öğretiyordu.
Çağlayanlardan
düşerken takla atıyor, eğleniyordu.
Güneşin
ısısını sırtında duydukça güçleniyordu.
Bir
yerde bir ceylanın kana kana su içtiğini gördü.

Selamladı
onu, “Güzel ceylan bu ne telaş?” diye sordu.
“Sorma,
avcı kovaladı kurşunladı beni, yaralıyım.”
Küçük
Kara Balık yara izini görmedi ama ceylan topallayınca, doğru söylediğini
anladı.
Başka
bir yerde kaplumbağalar güneşe serilmiş kestiriyorlardı.
Ötelerden
gelen kekliklerin sesi çevreyi doldurmuştu.

Dağ
otlarının kokusu havada dalgalanıyor, suya siniyordu.
Ögleden
sonra Küçük Kara Balık ormanın ortasından geçen derenin genişlediği bir yere
vardı.
Suyun
çoğalması onu iyiden iyiye sevindirdi.
Sonra
kalabalık bir balık sürüsüyle karşılaştı burada.

Anasından
ayrılalı hiç balık görmemişti.
Birkaç
minik balık yanına geldi, “Yabancısısın buraların değil mi?”
“Evet,
yabancıyım. Uzaklardan geliyorum.”
“Nereye
gideceksin?”
“Derenin
sonunu bulmaya gidiyorum.”
“Hangi
derenin?”
“İşte
içinde bulunduğumuz derenin.”
Minik
balıklar, “Bu dere değil, ırmaktır,” diye açıkladılar.
Küçük
Kara Balık bir şey söylemedi.
Minik balıklardan biri, “Biliyor musun sen? Bu
yolun başını kaşıkçıkuşu kesmiş.”
“Evet
biliyorum.”
Bir
başkası, “Kaşıkçıkuşunun kocaman bir torbası var,” dedi, “Bunu da biliyor
musun?”
“Onu
da biliyorum.”
“Ve
bunları bile bile yine gidecek misin?”
N’olursa
olsun, gideceğim.”
Hemencecik
orada, Küçük Kara Balığın serüveni dillere destan oldu, “Ta uzaklardan küçük
bir balık gelmiş, ırmağın sonunu bulmaya gidiyormuş. Ve kaşıkçıkuşundan da hiç
mi hiç korkmuyormuş.”
Miniklerden
birkaçı ona katılmayı düşündüler.
Düşündüler
ama gelgelelim büyüklerin korkusu, oturttu onları yerlerine.
Birkaçı
da, “Kaşıkçıkuşu olmasaydı, gelirdik seninle,” dedi. “Biz onun torbasından
korkarız.”
Irmağın
kıyısında bir köy vardı.
Köyün
kadın ve kızları, ırmakta çamaşır yıkıyorlardı.
Küçük
Kara Balık bir süre onların gürültüsüne kulak kabarttı, suda oynaşan çocukları
seyretti.
Sonra
yine yola koyuldu.
Az
gitti, uz gitti, karanlık bastırıncaya dek yol tüketti.
Gece bir kayanın oyuğuna girdi, uyudu.
Gecenin
yarısında uyandı.
Ayın
aydınlığı suya vurmuştu.
Ortalık
pırıl pırıldı.

Daha
önce de ayışığı suya vurduğunda yosunların altından çıkar, ay dedeyle söyleşmek
isterdi.
Ama
anası bırakmaz, onu yosunların altına sürükler, uyuturdu.
Şimdiyse
özgürdü, “Selam sana, güzel ay dedem,” dedi.

“Selam
Küçük Kara Balık, burada ne arıyorsun sen?”
“Dünyayı
geziyorum.”
“Dünya
çok büyüktür, yavrum. Her yanını gezemezsin ki.”
“Ben
de gezebildiğim kadarını gezerim.”
“Seninle
sabaha dek söyleşmek isterdim, ama ne yazık ki kara bir bulut beni örtmeye geliyor.”
“Oysa
senin ışığına duyduğum özlemi bir bilsen. Hep aydınlatsın beni isterim.”
“Yavrum,
“Olacak
gibi değil.”
“Değil
belki, yapacaklar ama.”
Ay
dede sözünü bitiremeden kara bulut geldi çattı, yüzünü örttü.
Ortalık
yine karardı.
Küçük
Kara Balık yalnız kaldı, bir süre için çevresine donuk gözlerle baktı, sonra kayanın
oyuğuna girdi ve uyudu.
Sabahleyin
uyanınca yanıbaşında fısıldaşan birkaç minik balık gördü.
Onun
uyandığını gören minik balıklar hep bir ağızdan, “Günaydın,” dediler.

Kara
Balık hemen tanıdı onları, “Günaydın. Demek sonunda benimle gelmeye karar
verdiniz.”
Miniklerden
biri, “Evet ama,” dedi, “daha korkuyu üzerimizden atamadık.”
Bir
başkası, “Kaşıkçıkuşunu düşündükçe yüreğimiz ağzımıza geliyor,” dedi.
“Sizler
gereğinden fazla telaşlısınız,” dedi. “Bir kez yola koyulduk mu korkunuz
kalmaz.”
Yola
düşeceklerdi ki, ansızın suyun yükseldiğini sezdiler.
Sanki
koca bir kapak kapanmıştı üstlerine, karanlıktan gözgözü görmüyordu.
Kaçacak
hiçbir delik yoktu.

Küçük
Kara Balık, kaşıkçıkuşunun torbasına düştüklerini anladı, “Dostlar,” dedi.
“Kaşıkçıkuşunun torbasına düştük. Ama korkuya kapılmayın. Kurtulmanın bir yolu
vardır elbet.”
Minik
balıklar ağlaşmaya başladılar.
İçlerinden
biri, “Hayir, sonumuz geldi. Hep senin yüzünden oldu. Bizi sen ayarttın. Doğru
yoldan çıkarttın.”
Bir
başkası, “İşte şimdi yutacak bizi. İşimiz bitti artık,” dedi.
Birdenbire
korkunç bir kahkaha sesi dalgalandı.
Bu
kaşıkçıkuşunun sesiydi.
Balıkların
tartışmasına gülüyordu, “Şu miniklerin telaşına bak. Keh, keh, keh ... Sizlere
acıyorum. Yutmak gelmiyor içimden sizleri. Hah, hah, hay ...”
Minik
balıklar yalvarmaya başladılar, “Çok sayın kaşıkçıkuşu hazretleri, kulunuz
köleniz olalım. Bizi bağıslayın. Siz çok soylusunuz. Çok övgünüzü duyduk. Ne
olur şu güzel gaganızı azıcık aralayın. Bizi salıverin. Ömür boyu sağlığınıza
dua ederiz ...”
“Hemen
yutmayacağım sizi zaten. Epeyce birikmiş balığım var torbamda. Altınıza bakın
göreceksiniz.”
Torbanın
dibinde irili ufaklı bir sürü balık yatıyordu.
Minik
balıklar, “Sayın kaşıkçıkuşu hazretleri, biz bir şey yapmadık. Biz suçsuzuz.
İşte bu Kara Balık bizi yoldan çıkardı.”
Küçük
Kara Balık, “Korkaklar,” dedi. “Bu zalim kuşun sizi bağışlayacağını mi
sandınız? Ne yalvarıp duruyorsunuz böyle?”
Minikler,
“Sen ne söylediğinin ayrımında değilsin,” dediler. “Kaşıkçıkuşu hazretlerinin bizi
bağışlayacağını şimdi göreceksin. Seni de yutacak işte.”
Kaşıkçıkuşu,
“Elbette bağışlayacağım sizleri, yalnız bir koşulum var.”
Minik
balıklar, “Tabii efendim, buyruğunuz başımız üstüne,” dediler.
“Şu
çok bilmiş Kara Balığı boğazlayın, sizi özgür kılacağım.”
Küçük
Kara Balık kendini bir köşeye çekti ve minik balıklara usulcacık, “Korkaklar,”
dedi. “Nasılsa yakalanmışsınız. Kaçacak hiçbir yolunuz da yok, üstelik bana da
diş geçiremezsiniz.”
Minik
balıklar, “Seni boğmalıyız, özgürlüğümüz için!” dediler.
“Deli
misiniz siz, beni boğsanız da kurtulamazsınız. Sakın ona kanmayın.”
“Sen
kendi yaşamını kurtarmaya çalışıyorsun. Bize aldırdığın yok.”
“Dinleyin
öyleyse. Size bir yol göstereceğim. Ben öteki cansız balıklara katılıp ölü gibi
yatacağım. Bakalım balıkçıkuşu söz verdiği özgürlüğe kavuşturacak mı sizi. Ama
bir de beni dinlemezseniz bu hançerle hepinizi doğrarım. Ya da torbayı yırtar
kendi başıma kaçarım. Siz de ...”
Miniklerden
birisi sözünü keserek bağırdı, “Yeter artık ben bu duruma dayanamıyorum.” Sonra da ağlamaya başladı.
Kara balık miniğin ağlamasını görünce, “Bu muhallebi
çocuğunu da ne diye yanınıza aldınız?” dedi.
Sonra hançerini çekti ve minik balıkların gözlerinin
önüne tuttu.
Onlar da ister istemez boyun eğdiler.
Uyduruk bir çarpışma sergilediler ve sonunda Kara Balık
ölü gibi dibe yattı.
Ötekiler yüzerek yükseldiler:
“Sayın kaşıkçıkuşu hazretleri çok bilmis Kara Balığı
boğduk ...” dediler.
Kaşıkçıkuşu güldü ve “Cok iyi ettiniz keratalar,” dedi. “Şimdi
ödül olarak sizi canlı canlı yutayım da barsaklarımda gezin dolaşın.”
Minikler kıpırdayamadan kaşıkçıkuşunun gırtlağından geçip
midesine indiler. İşleri bitmişti artık.
Derken Kara Balık çekti hançerini, torbayı yırttı
parçaladı ve kurtuluş yolunu buldu.

Can acısından çığlık atan kaşıkçıkuşu başıyla suyu
dövmeye başladı ama kaçan küçük balığı izleyemedi.
Balık az gitti, uz gitti, öğlene dek yüzdü durdu.
Artık çevrede dağ ve kayalar yoktu.
Irmak düze çıkmıştı.
Oradan buradan akıp gelen dereler, çaylar ırmağa katılmış
suyu birkaç katına çıkarmıştı.
Suyun çokluğu coşturuyordu balığı.
Bir de ne görsün, ırmağın dibi yok!
Öteye yüzdü, beriye yüzdü, bir yere ulaşamadı.
Suyun bolluğunda yitip gitmişti.
Tüm gücüyle yüzmeye koyuldu ama bir yere varamıyordu.
Birden kocaman upuzun bir yaratığın saldırısına uğradı.
Yaratığın burnunda iki ağızlı bir testere vardı.

“İşte şimdi testerebalığı parçalayacak beni,” dedi kendi
kendine. Ve hemen ok gibi fırladı, kurtardı canını.
Tehlikeyi yine savuşturmuştu.
Bir su yüzüne çıktı, bir dibe daldı.
Her yanı görmek istiyordu.
Epey ilerledikten sonra bir balık sürüsüne rastladı.

Birisine yaklaşıp sordu, “Arkadaş, yabancıyım ben, çok
uzaklardan geldim. Burası neresidir acaba?”
Balık, dostlarını çağırdı, “Koşun bakın bir kişi daha
gelmiş.”
Sonra Kara Balığa döndü, “Denize hoş geldin arkadaş,”
dedi.
Başka bir balık da, “Tüm dereler, çaylar ve ırmaklar
buraya akar,” dedi. “Bataklıklara akan birkaçının dışında tabi ...”
Bir başkası, “İstersen,” dedi, “bizim topluma
katılabilirsin.”
Denize ulaşmanın mutluluğu içinde olan Küçük Kara Balık, “Önce
bir dolaşıp denizinizi görmek isterim. Sonra gelip aranıza katılacağım.
Balıkçının ağını çekip götürdüğünüzde ben de sizinle birlikte olacağım bu kez ...”
Balıklardan biri, “Dilediğine hemen ulaşacaksın,” dedi.
“Şimdi istersen bir dolaşıver. Ama unutma yüzeye çıkarsan karabataktan sakın.
Günde dört-beş balık avlamadan peşimizi bırakmaz.”
Küçük Kara Balık uzaklaştı onlardan, yüzmeye başladı.
Sonra ister istemez biraz yüzeye çıktı.
Güneş sımsıcaktı.
Güneşın ışınlarını sırtında duymanın tadını çıkarıyordu,
sessizce süzüle süzüle yüzerken, “Şimdi artık ölüm korkutmuyor beni, ama
yaşadıkça onu arayacak değilim. Ölümle karşı karşıya gelince, ki bu sık sık
oluyor, kaçınılmaz bir gerçekle yüz yüze gelmiş olacağım. Önemli olan bu değil.
Önemli olan benim yaşamamın ya da ölümümün başkaları üzerinde bırakacağı
etkidir ...”
Sürdüremedi düşündüklerini, ansızın bir karabatak üstüne
çullandı ve onu kaptığı gibi havalandı.

Karabatağın gagasında çırpındı durdu ama bir türlü
kurtaramadı kendini.
Karabatak gövdesini kıskaç gibi kavramıştı, zavallının
canı çıkmaktaydı.
Küçük bir balık su dışında ne kadar dayanır ki?
Bu yüzden hemen yutulmasını diledi.
Ola ki karabatağın mide ve barsaklarındaki su ve nem
ölümünü azıcık geciktirirdi.
Bunu düşünürken karabatağa, “Neden beni canlıyken
yutmuyorsun?” dedi. “Ben ölünce eti zehire dönüşen balıklardanım.”
Karabatak ses etmeden içinden, “Seni gidi hokkabaz seni,”
diye geçirdi. “Kimbilir ne numaraların var. Beni konuşturacaksın aklınca ...”
Nerdeyse karaya varacaklardı.
Balık, “Karaya düştüm mü sonum geldi demektir,” diye
düşündü.
Bu kez, “Beni yavrularına yedirmeye götürüyorsun
anlaşılan,” dedi. “Ama oraya varınca ben çoktan ölmüş olacağım ve bir zehir
tulumundan farkın kalmayacak ... Çocuklarına hiç mi acımıyorsun?”
Karabatak, “Doğru olabilir söyledikleri,” diye düşündü. “Onu
kendim yerim, yavrularıma başka balıklar avlarım. Ama, ya yalan söylüyorsa? ...”
Karabatak
bunları düşünürken, balığın hareketsizleştiğini, gevşediğini sezdi. “Öldü
demek,” diye düşündü. “Artık ben de yiyemem onu yazık, böyle ince ve körpe bir
balığı yemekten pisi pisine yoksun kaldım.”
Döndü
balığa seslendı, “Küçük, hani daha ölmedinse yutayım seni …”
Bitirmedi
sözünü çünkü gagasını açınca balık suya fırlamıştı.
Oyuna
gelen karabatak peşini bırakmadı.

Balık
şimşek gibi fırladı, suya ulaşınca kendinden geçti, kuruyan ağzıyla tüm denizi
yutmak istiyordu.
Daha
bir soluk almadan karabatak amansız bir saldırıyla kaptı onu ve bu kez hemen
yutuverdi.
Kara
Balık ne olduğunu anlamadan kendini ıslak ve karanlık bir yerde buldu.
O sırada bir ağlama sesi duydu.
Gözleri karanlığa alışınca bir köşeye sinen ve
ağlayarak anasını yardıma çağıran minik bir balık gördü, ona yaklaştı, “Kalk
minik, kalk da bir çare düşünelim. Ana diye çırpınmak neye
yarar?”

“Sen
de kimsin? Görmüyor musun ben bitmişim artık. Ühü, ühü, ühü ... Anacığım, ben
artık senin yanında balıkçının ağına asılamayacağım, onu denizlerin dibine
çekemeyeceğim ...”
“Yeter artık, ayıp ediyorsun ama ...”
Minik ağlamayı kesince Kara Balık ona, “Ben karabatağı
öldürüp tüm balıkları onun zulmünden kurtarmayı tasarlıyorum. Ama
ilk önce seni buradan çıkarman gerekir. Elime ayağıma dolaşıyorsun çünkü,”
dedi.
“Hadi
canım sen de! Kendin ölmek üzereyken karabatağı nasıl öldürürmüşsün!”
Küçük
Kara Balık hançerini gösterdi, “Karnını deşerek! ... Beni dinle bak şimdi ben
kendimi sağa sola vurarak karabatağı huylandıracağım. O gıdıklanacak ve ağzını
açarak gülecek. İşte tam o sırada sen dışarı fırlarsın.”
“Peki
sen ne olacaksın?”
“Beni
düşünme, ben bu zalimi öldürmeden çıkmayacağım,” dedikten sonra kendini sağa
sola vurmaya başladı.
Minik
balık karabatağın gırtlağına tırmanmış orada bekliyordu.
Karabatak
dayanamadı ve kahkahasını salıverdi.
Minik
balık açılan ağzından fırladı ve kurtardı canını.

Suya
varınca küçük Kara Balığı bekledi.
Ama
Kara Balık görülmedi.
Yalnız
karabatağın kıvrandığını gördü minik balık.
Bağırtısını
duydu.
Karabatak
çırpındı, sonra suya gömüldü, can çekişti ve öldü.

Küçük
Kara Balıktan da hiçbir haber çıkmadı. Şimdiye dek çıkmamıştır da.
Nine
balık bitirdi masalını.
On iki
bin yavru ve torununa, “Haydi artık uyuma zamanı geldi, gidin yatın,” dedi.
Yavrular
ve torunlar bir ağızdan sordular, “Ama Küçük Kara Balığa ne oldu söylemedin.”
Nine balık, “Arkası yarın,” dedi. “Şimdi
uyuma zamanıdır. İyi geceler ...”
On
bir bin dokuz yüz doksan dokuz küçük balık “İyi geceler,” dediler ve gidip
uyudular.
Nine
balık da uyudu.
Yalnız
bir Küçük Kırmızı Balık ne yaptıysa ne ettiyse uyuyamadı.

Sabaha
değin hep denizi düşündü, durdu.
